browser icon
You are using an insecure version of your web browser. Please update your browser!
Using an outdated browser makes your computer unsafe. For a safer, faster, more enjoyable user experience, please update your browser today or try a newer browser.

Milletimizi ilerlemekten alıkoyan sebebler ve çözümü

Posted by on Aralık 10, 2011

Allah’ı İnkar Mümkün müdür?

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlik mesleğine dair kitaplar yazmış ve çeviriler yapmış olduğu hemen hemen herkes tarafından bilinmektedir. Bu kitaplar arasında ilk akla gelenler Zabıt ve Kumandan ile Hasbıhal, Takımın Muharebe Eğitimi, Cumalı Ordugahı, Bölüğün Muharebe Eğitimi’dir. Bunların dışında Atatürk tarafından yazılmış Arıburun Muharebeleri Raporu, Atatürk’ün Hatıra Defteri, Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlasbad Hatıraları adlı eserlerde ise onun hayatı ile ilgili bilgiler mevcuttur.

Tabii olarak herkes tarafından okunan ve bilinen muhteşem eseri NUTUK hakkında ayrıca bilgi vermemize gerek yoktur.

Ankara’da yeni devletin kurulmasından sonra Mustafa Kemal ATATÜRK, gerek yeni Cumhuriyet’in sağlam temellere oturtulması ve gerekse toplumun yeniden yapılandırılması için çok yönlü bir arayış içine girmiş; bunun sonucunda öncelikle Harf İnkilabı sonrasında 1928′de Türk Dil Kurumu, birkaç yıl sonra ise 1931′de Türk tarih Kurumu kurulmuştur.

Yeni devletin en önemli kurumları ortaya çıkarken Atatürk gerek yurt içinden gerekse yurt dışından edindiği yüzlerce eseri bizzat okumuş ve okuduğu kitaplar üzerine notlar düşmüş ve önemli gördüğü yabancı kitapların çevrilerek yayınlanmasını sağlamıştır.

Daha Selanik’te bulunduğu gençliğinin ilk dönemlerinden itibaren zamanının büyük kısmını okumakla geçiren Atatürk, okumakta olduğu kitaplardan edindiği fikirlerle de ufkunu genişletmiş, bu şekilde sadece kendi geleceğini değil, bir imparatorluğun geleceğini çizmiştir.

Tarihler 1909′u gösterirken zamanın önde gelen felsefecileri arasında gösterilen Filibeli Ahmed Hilmi tarafından yazılan Allah’ı İnkar Mümkün müdür? isimli eser, Hikmet Matbaa-i İslamiyesi tarafından Osmanlı efkar-i umumiyesine sunulmuştur.

Atatürk bu eseri 1911′de Silvan’da bulunduğu zamanda 3 günde okuyup bitirmiştir. Şerafettin Turan “Atatürk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar,Düşünürler,Kitaplar” Türk tarih Kurumu Yayınları 1982 Ankara adlı eserinde ( sayfa 21 ) Atatürk’ün bu kitabı okuduktan sonra “Toplumsal ve Devrimci görüşlere sahip olduğunu” yazar.

Şehbenderzade Ahmed Hilmi bu eseri aslında Tanrı’nın varlığını kanıtlamak ve felsefede küfrün nitelğini belirtmek amacıyla yazmıştır.

Ancak yazar eserinin Okuyuculara birkaç söz başlıklı giriş bölümünde yaptığı değerlendirmelerde Osmanlı imparatorluğu’nun içinde bulunduğu siyasi sıkıntılara değinmiş, bu konuda çözümü için önemli fikirler ileri sürmüştür. BU GÜN AYNI SIKINTILAR GEÇERLİDİR VE ÇÖZÜM AYNIDIR !!!

Atatürk’ün de düşünce yapısını büyük oranda etkileyen bu fikirlerden en önemlisi, Şehbenderzade’nin “Osmanlı toplumunun Orta Çağ hayatından çağdaş yaşama geçmek zorunda olduğu ve bunun uzun sürecek yavaş bir gelişmeyle gerçekleşmeyeceğini de belirterek hızlı bir ilerlemenin yani bir DEVRİM’in zorunlu olduğuna” dair olan düşüncesiydi. Şehbenderzade Ahmet Hilmi bu konuda şunları ifade etmektedir:

“Orta Çağ hayatından günümüz yaşayışına geçmek mecburiyetinde kalmış bir milletiz. Küçük bir azınlığa göre bu hüküm doğru olmasa bile, genellikle yerindedir. Şurası da var ki, yukarıda sözünü ettiğimiz geçiş, ağır bir ilerlemeyle ve uzun bir sürede yapılamaz. Çünkü medeniyet bizim hatırımız için ve bizi beklemek üzere ilerlemekten vazgeçip geri kalmayacağından, öyle, kaplumbağa yürüyüşüyle biz hiçbir zaman medeniyet kervanına yetişemeyiz.”

Osmanlı İparatorluğu’nun adım adım bir sona yaklaştığı ve bu gidişatı engellemek için farklı fikirlerin öne sürüldüğü bir dönemde Şehbenderzade Ahmet Hilmi’nin bu keskin fikirleri daha sonra bu kitabı okuyan Atatürk tarafından kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde birbiri ardına yapılan devrimlerle hızla uygulanmıştır.

Tekrar adım adım bir sona yaklaştığımız bu günlerde bu gidişata dur demek için keskin fikirlere ve hızla uygulanacak devrimlere ihtiyacımız vardır. Bu nedenle siz değerli Türk Milleti’nin desteğine ve gücünü,emeğini yönlendirmeye talibim. Her bir Türk ferdi Mustafa Kemal’in neferi olduğuna göre bu savaştaki yerini tereddütsüz alacaktır.

Siz değerli Türk Milleti ile ilk baskısı 1909 yılında Hikmet Matbaası tarafından “Allah’ı İnkar Etmek Mümkün müdür? = Huzur-u Fende Mesaik-i Küfür” adıyla Osmanlıca olarak yapılan ve yüz yıla yakın bir süredir Türk kamuoyundan uzak kalan bu değerli kitabın “Okuyuculara Birkaç Söz” başlığı altındaki giriş kısmını paylaşmak isterim.

Okuyuculara Birkaç Söz

Mübarek vatanımızda meşrutiyet ilan edildi. Baskı yerine, esas itibariyle hürriyet getirildi. Bundan böyle herkes vicdan ve söz hürriyetine sahip olacaktır ve olmalıdır. Hürriyet, insan olmanın esas şartlarındandır. Hür olmayan bir insan, insanlık şartlarını anlamamış ve insanlık şerefi küçülmüş sefil bir kişidir. Kendisi için şeref ve hürriyetin gereğini hissedip takdir ettiği halde başkalarının hürriyetine engel olmak isteyen bir kişi ise, fikrimce, insan kılığında bir canavardır. Hürriyet mukaddes bir şeydir. Yazık ki onun bu kutsallığı keyfilikle karıştırılmıştır. Bu karışıklığın giderilmesi bugün bile önemli bir izaha muhtaçtır. Hürriyet iyiye kullanılması ne derece ilerleme ve feyiz kaynağı ise, keyfilikle karıştırılarak kötüye kullanılması da o derece sefaletin ve felaketin başlangıcıdır. Gerçi bu kötüye kullanmanın önünü alma görevi usulen kanunlara bırakılmıştır. Fakat bugünkü medeniyetin kanunlarının bu görevi yerine getirecek seviyede olduğunu kim iddia edebilir? Zaten kanunların hep yüzeyde kaldığı ve hiçbir zaman toplumun iç meselelerinde önemli bir tesir göstermediği felsefe tarihinden anlayanlarca bilinir.

Demek ki, dünyada her fikir gibi hürriyet de kullanılışa göre iyiliği ve kötülüğü içinde taşıyabilirse de, bu fikirde asıl olan iyilik olduğu için hürriyete tecavüz, insanlığa karşı işlenmiş bir cinayet sayılmalıdır. Söz, fikir ve vicdan hürriyetine tecavüz, bir cinayet olarak da kalmaz. Tarihi gerçeklerdendir ki, bu tecavüzler fikirleri öldürecek yerde, belki yaşayacak kudrette olmayan fikirlere bile hayat verir. Evet, tarihe dikkatlice bir göz atsak görürüz ki; hürriyeti baskı altına almak, bazı ilim adamlarındaki dinsizliği, bilgisizce bağnazlığı doğurmuş ve canlandırmıştır.

Mademki ülkemizde söz ve vicdan hürriyeti vardır; bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün herkes bu hakkı kullanmaya kalkışacaktır. Bilen de, bilmeyen de söyleyecek, yazacaktır. Toplumumuz için hayırlı ve faydalı fikirlerle beraber elbette aşırı ve zararlı fikirler meydana atılacak ve hatta bunları ortaya atanlar tarafından böyle fikirlerin milletimizin kurtuluşu için gerekli olduğu iddia edilecektir.

Böyle fikirler yine fikirle karşı çıkmak, ilim ve gayret sahasına zorlamayı ve zor kullanmayı sokmamak lazımdır. Zaten fikirlere sopa ile karşı koymaktan hiçbir sonuç çıkmayacağı -yine tekrar ederiz ki- tarihi bir hakikattir.

Bu kadar ciddi konularda milletin izzet-i nefsini gözetmek bahanesiyle; asıl milli menfaatleri ayaklar altına almak asla doğru olmayacağından, gerçeği ortaya koyarak deriz ki:

Orta Çağ hayatından günümüz yaşayışına geçmek mecburiyetinde kalmış bir milletiz. Küçük bir azınlığa göre bu hüküm doğru olmasa bile, genellikle yerindedir. Şurası da var ki, yukarıda sözünü ettiğimiz geçiş, ağır bir ilerlemeyle ve uzun bir sürede yapılamaz. Çünkü medeniyet bizim hatırımız için ve bizi beklemek üzere ilerlemekten vazgeçip geri kalmayacağından, öyle, kaplumbağa yürüyüşüyle biz hiçbir zaman medeniyet kervanına yetişemeyiz.

Eğer çabuk ve yararlı bir gelişme ile bu amaca yönelmezsek, bizimle Batılılar arasındaki fark böylece sürüp gidecektir.“BU FARKIN OLMADIĞINI SÖYLEYEBİLECEK VAR MI?”Bu ise milli bir felakettir. Zira yarı medeni bir toplum, medeni ve gelişmiş toplumların ihtiraslarına ve istilalarına uzun süre dayanamaz. İhtimal ki, bazı düşünürler, batılılara süratle yetişmemizi gerçekleştirecek bir ilerleme metodunu hayali ve imkansız sayarlar. Bu fikrimi ispat için ordumuzu misal gösterebilirim. Gerçi bugünkü ordumuz bir Alman veya Fransız ordusu gibi değildir. Bu farklılığa sebep de gelişme sebepleri değil, parasızlık ve zamanın kısa oluşudur. Bununla beraber Alman ordusuyla bizim ordumuz arasındaki gelişme farkının çok az olduğunu kimse inkar etmiyor ve edemez. Bu farkı ise milletimizin karakterindeki askeri kabiliyet telafi ettiğinden ordumuzla övünebiliriz. Fakat gözlerimizi ordudan ayırıp sosyal hizmetlere, sanayiye, tarıma ve hele eğitime yöneltirsek bunlarla Avrupa’dakiler arasında büyük farkın bizi dehşete düşürecek derecede olduğunu görmez miyiz?

Acaba bu noktada Avrupalılara bu derece yakın olduğumuz halde neden diğer bazı noktalarda çok uzak kalıyoruz? Eğer bunun sebeplerini önyargıdan uzak, sadece ilmi bir mesele gibi incelersek, onların mahşyetini keşfetmiş oluruz ki, bu da toplumumuzun hastalıklarını teşhis etmek olur.

Biz bu önsözde bu sebeplerin hepsini incelemeye ve bu hastalıkları teşhis etmeye kalkışamayız. Yalnız, bu kitabın yazılışına sebep olanları gözler önüne sermek isteriz. Bir zamanlar “Tasvir-i Efkar” gazetesinde bir yazı serisi yayınlamış ve bunlarda “Avrupa medeniyetini iktibas (alıntı) suretiyle almamız gereğini ve kötü taklitle alacağımız medeniyetin bizi ıslah ve ihya edeceği şöyle dursun, milletin elinde az çok kalmış olan yüksek değerleri de mahvederek bizi yıkıntaya götüreceğini” kısaca düşünmüştüm. bu yazı serisinin hemen bütün fikir adamlarımızca kabul ve takdir edildiğini gördüm. Bugünkü yazdıklarımın da esası aynı fikirlerdir. Ve sanırım ki “Hikmet” gazetesiyle iki sene yayılmasına çalıştığım fikirlerin de aynı kaynaktan çıktığını ve aynı amaca yönelik olduğunu okuyucularım bilirler. Benim düşünceme göre bu milleti ilerlemekten geri koyacak sebepler iki önemli kısma ayrılabilir:

1- Durgunluk, ilerlemeye düşmanlık, gelişme fikrine karşı cahilane bağnazlık, zamana göre gerekli ihtiyaçları anlamamak.

2- Basit bilgilerle yetinmek, sığ bir taklit, bir toplumu kukla giydirir gibi, irsi ve fıtri hallerinden sıyrılarak hemen başka hallere girebileceğini sanmak. Medeni dünyanın iyilikleriyle kötülüklerini ayıramamak ki, bunun hepsi hastayı “sahte tababetle (tıp bilgisi) iyileştireyim derken öldürmek” cümlesiyle özetlenebilir.

Bunun içindir ki, bu milletin kavgasındaki söz “Ne bağnazlık, ne kötü taklit” feryadı olmalıdır. Zira bir millet için ilerlemeye düşmanlık ne kadar yıkıcı ve öldürücü ise yalancı bir ilerleme de o derece yıkıcı ve öldürücüdür. Biz öyle sanıyoruz ki, güneş gibi açık olmasına rağmen hala bu gerçeği göremiyoruz. Bugün görünüşte herşeyimiz var: Okullarımız, dairelerimiz, memurlarımız, öğretmenlerimiz, kitaplarımız… velhasıl her şey. Fakat ne varlık?

Bu noktaları hepimiz düşünmeli ve çarelerini hepimiz aramalıyız. Yaşamaya azmeden bir milletin her ferdi, bu kutsal maksadın oluşmasında kendini ilgili görmeli değil midir? Özellikle millete hizmet edenlerin neme lazımcılıktan kaçınması gerekir.

Biz ne garip adamlarız! Ahlaki çöküntümüzü ve manevi düşüşümüzü görebildiğimiz zaman, kendimizi düşüşten kurtarmak için azim ve gayret gösterecek yerde, miskinler gibi boynumuzu bükerek işi Mehdi’nin gelmesine bırakırız. Galiba ufacık bir genelleme ile Mehdi fikrini manevi alandan sosyal alana da taşıyarak bir “Siyasi Mehdi”, bir “İktisadi Mehdi”, bir “Sosyal Mehdi” bekliyoruz. Çoğumuzun milli ve vatani görevleri hakkıyla kendine mal etmediğine bakılırsa başka türlü bir sonuca varma imkanı kalmıyor. Evet… bekliyoruz ki; bir siyasi Mehdi gelerek, bir üfürükle iç ve dış siyasetimizi düzenlesin, memurları meleklere gıpta ettirecek derecede ve Eflatun’lara taş çıkartacak şekilde bir çalışmaya sevk etsin. Bir iktisadi Mehdi gelsin de bize gizli hazinelerden milyarlar getirsin. Bir sosyal Mehdi çıksın da bizi şu halimizden daha mükemmel bir hale soksun. Kısacası; öyle istiyoruz ki, bizce hiçbir emek ve zahmet çekilmeksizin her şey kendi kendine yapılsın, olsun bitsin. Bu kafada gidersek yazık bize!

Yine sözü çeşitli alanlara uzattık. Ne çare ki, durumlar ve fikirler birbirine bağlı. Biz yine de gerekeni söyledik. Şimdi de bu eserin yazılışındaki özel amaca bir göz atalım.

Yıllardan beri mutlakiyet idaresi altında yaşayan, ezilen, hürriyetten ve hürriyet fikrinden uzak bırakılan bir milletin orta tabakasını ve halka rehber olan sınıfını örgütlemeye koyulmuş olanlar, o baskının altından kurtulunca ilk anda iyiliği ve kötülüğü anlayamayan; düşünce hareketlerinde serbest olmayan çocuklara benzer. Bu, gayet normaldir. Bu, her zaman böyle olacaktır. Demek ki, başlangıç devrelerinde, derin düşünürlerden, ciddi araştırıcılardan, gerçek ilim ve teknik adamlarından çok, sahte bilgiçler, yarı alimler, lakayıt ve sahte düşünürler yetişecek. Öyle bir hal ki, biraz düzgün konuşabilenler kendilerini her konuda konuşmaya yetkili hatip; biraz yazı yazanlar, yazar ve edip; üç beş kitap okuyanlar iktisat alimi zannedecekler. Ve millete de böyle zannettirmeye kalkışacaklardır. Şurası da muhakkak ki, bu sahtekarlık devresi geçinceye kadar bu yarım aydınlar kendilerini benzersiz sayıp, rakiplerini cehaletle suçlayacaklardır. Bunlara bir de şöhret ve geçimi de ilave edersek ve hele bunlarla geçinme imkanı da olursa, bu yarı aydın sınıfın ne kadar kalabalık olacağı anlaşılır. Bunların hepsi çalakalem yazacak. Eğer bu yazılanlar yalnız roman ve şiir gibi konulardan ibaret kalsa, verecekleri zararlar pek sınırlı olabilir. Bu sözümüzle edebiyatın önemini inkara kalkıştığımız sanılmasın. Hayır. İyi bir ilim ve iyi bir lisana sahip ve hele bu seviyede de bir edebiyata sahip bir milletin ilerlemesi kolaylaşır. Şunu demek istiyorum ki; kötü bir şiiri okuyan bir kişinin zararı biraz zaman kaybetmiş olacaktır. Fakat yanlış ve zararlı bir felsefi ve ahlaki kuralı okuyan bir adam, bunu gerçek sanarak, olabilir ki mutluluğunu ve belki yaşama zevkini ve hatta hayatını zehirler.

Medeniyeti taklit ederek akmanın en yıkıcı biçimi, işte bu anlattığımızdır. Zira bunun karşısında kalanlar evvela vatanın gençleridir. Hem de yalnız lise ve yüksek okul gençliği değil, onlardan da geçerek bütün vatanın gençleridir. Bu sözlerimiz hayali bir tehlikeyi düşünmekten ibaret değildir. Bu sözlerimizdeki gerçekçiliği ve samimiyeti idrak etmeyecek bir saf vicdan bulunmayacağı için tasvirine çalıştığım tehlikenin büyüklüğünü izaha çalışmaya gerek duymuyorum.

Bu tehlikeye karşı bir görev yüklenenlerimiz yok mudur? Gerçi, bu konuda devlete zor kullanma ve yasaklar değil, eğitimi düzeltmek ve hele yüksek tahsili adına layık hale getirmek düşerse de, bu sözünü ettiğimiz sınıfın görevine bağlılığının hafiflemesini gerektirmez. İki zümre vardır ki, toplumumuzun selamete ermesinde asıl yük onlardadır.

1- Öğretmenler, düşünürler ve teknik elemanlar

2- Din hizmetlileri

Milli terbiye ile mükellef olduğu için, en aziz ve en kıymetli sosyal zümre olması gereken bu iki zümre, kendilerine düşen görevleri hakkıyla yerine getiriyorlar mı? Bu soruya tereddütsüz “Hayır” cevabını verebiliriz. Özellikle ilim adamlarının bugünün ihtiyaçlarını takdir etmediklerini söyleyebiliriz. İhtimal ki, “inkilabın üzerinden daha uzun zaman geçmediği” hemen mazeret olarak ileri sürülebilir.( PEKİ BUGÜN MAZERETİMİZ NE OLACAK ) Bu durumda bile şahsi teşebbüslerin ve fedakarlıkların yokluğundan şikayet etmeye kendimizi haklı bulabiliriz.

Bir amaca ulaşmak için önce yeri ve sebepleri iyi seçmek gerekir. Yola girdikten sonra yürümek kolaydır. Ülkemiz yenilenmeye muhtaçtır. Yenilenme, yıpranmış olan sosyal hayatımıza yeni bir kuvvet bağışlayacaktır. Lakin fikirdeki yenilenmeyi yüzeysel ve teferruatla ilgili yaparsak, boyacılıkta kanaat edersek kendi kendimizi aldatmaktan başka bir şey yapmayız.Bir şeyin aslı yenilenmeden, teferruatı yenilenmez. Sahte bir tamir ise, yenilenme değildir. Acaba önemli milli meselelerimizin ve sosyal hayatımızın ruhu olan maneviyat, yenilenmeden uzak kalabilir mi? İnanç esaslarının safiyetini koruma itibariyle: Evet. Fakat telkin ve telakki (görüş) itibariyle: Hayır! Bu hikmeti anlamamak, maneviyatın ilgisizlik ve terk edilmişlik altında sürünüp kalmasına razı olmak demektir. Sosyal yapısı, kuvveti maneviyattan ibaret olan milletler için böyle bir razı oluş, idama razı olmak gibidir. Bundan dolayı telkin ve telakki itibariyle maneviyatta dahi gelişme ve yenilenme inkar edilmemelidir. İyi bir muhafazakarlık, değişmesi mümkün olmayan esasların sahte bir teknik ve uydurma bir ilerleme ile tahripten korunmasıdır. Yoksa fikri ve teknik ilerlemenin tasarrufundaki şeyleri muhafazaya çalışmak, günümüzün amansız tasarrufunu inkar demek olur ki, bu hem mümkün değildir, hem de zararlı ve yıkıcıdır.

Kafasına, bugünün ilim ve tekniği ile doğan sorular takılmış olan mütereddit (tereddüt eden, çekingen, kararsız) bir kişi, Orta Çağ’ın mantığı, bilgisi ve metoduyla ikna edilemez. Bunun aksini zannetmek gelişmeden ve tekniğin anlamından habersiz olmaktır. Her devrin kendine has ihtiyaçları, her dönemin adamlarının kendine has bir zihniyeti vardır. Bu unutulmamalıdır.

Bugün metaryelistçe düşünen bir genç ile din hizmetlileri arasında bir tartışma olsa acaba bunlar anlaşılabilir mi? Acaba bu mütereddit genç tatmin ve ikna olunabilir mi? Ben sanmam. Genellikle böyle tartışmalar iki tarafın birbirini bilgisizlikle itham etmesiyle sonuçlanıyor. Farz edelim ki, böyle bir mütereddit, mutlak varlığı tanımasa, kendisine nasıl karşılık verilecek? Tabii hemen ayet ve hadisle değil. Zira bunların tesiri imana bağlıdır. Bu inkarcıya veya şüpheciye bu silahla karşı konulmaz. Demek ki, Böyle bir tartışmaya mantıki ve felsefi bir yön vererek kelama başvurmak gerekir.Felsefenin bu konudaki delilleri öne sürülür. Fakat bu delillerin değerinden çok ileri sürülme şekli ve ifadesi itibariyle şüpheyi daha çok ikna edebileceğimizi farz edersek yanılmış oluruz. Böyle bir zan, düşüncenin ve bugünkü medeniyet seviyesinin inkarı ve anlaşılmaması demektir. Dini öğretmekte bu seviyede kalanlar, rehberlik görevini hakkıyla yerine getirememiş olurlar. Bunların etki ettiği alan gittikçe daralır. En sonunda bu alanda düşünemiyenler ve cahiller kalır. Meydan ise gerçek ilme, doğru ve müspet düşünceye değil, yarı mütefekkirlere (düşünür) ve filozof taslaklarına terk edilmiş olur. Böyle rehberler ise milleti maddi ve manevi alanda düşüşe götürür. Açıkçası bu, İslamiyet ve selametin ve buna bağlı olarak milletin düşüşü olur. İşte bunları düşünerek yazdığım “Tahlili ve Tenkidi Tarih*i İslam”a ek olmak üzere şu eseri meydana getirdim. Eserimi okuyanlar, bir taraftan içindeki meselelerin güçlüğünü ve diğer taraftan bunların, yeni düşünceden ilk adım ve il tecrübe olduğuna dikkate alarak müsamaha ederler, gayenin büyüklüğü, niyetin saflığı hürmetine, teşviki esirgemezler ümidindeyim.

Zannedilmesin ki, bu sözlerle esere eleştirel bakılmamasını istiyorum. Asla. Aksine, isterim ki, bu konuda yetkili düşünürler fikirlerimi eleştirsin. Eleştiri, fikrin gelişme şartlarından biridir. Eleştiri noksanlığı değil midir ki bizi yüzyıllardır bu geri halde bıraktı? Eleştiri yokluğu değil midir ki, ilmimizi bir eski eserler müzesine ya da bir türbeye ve bizi de türbedarlara çevirdi?

Eğer, mutlaka ilerlemek istiyorsak, bunun şartını anlamamız gerekir. Bu milleti Avrupa’dan körü körüne alınmış ve en adilerinden olan birkaç düstüra hapsederek, biçim itibariyle kahkahalarla gülünecek, vahim neticeleri itibariyle ağlanacak bir hale girmiş oluruz. Zaten böyle bir cahilce emelin -velev ki iyi niyetle olsun- hiçbir iyi netice vermediği tecrübe ile anlaşılmış durumdadır. Ve sanıyorum ki, zerre kadar anlayış sahibiyseler, taklitçiler bile bu hakikatı inkar edemezler.

Sosyal ilimlerin en iyi bilinen kaidelerindendir ki; fert ve toplumda gelişme imkan ve ortamı; alışkanlık, irsiyet kolu bükülmeyecek tabii güçlerin sebeplerindendir. Biz bu kaideleri küçümseyerek, kuru bir taklitle ciddi bir surette ilerleyemeyiz. Böyle hasta ve kof bir yolla ancak kılık kıyafetimizi değiştirebiliriz ki; bu bir ilerleme olmaktan başka zaten züğürt olan bizleri karşılığı olmayan bir harcamaya sürükleyerek iflasa götürür. Eğer gelişmek ve ilerlemek istiyorsak bir yandan düşüşümüzün sebeplerini, diğer yandan da toplumumuzun güçlüklerini incelemeliyiz. “Kişi düştüğü yerden kalkar” derler. Ne kadar doğru! Biz milletimizi meydana getiren temelleri ıslah, takviye ve tamir edecek yerde 8ki gerçek yenilik; ilerleme ve gelişme budur) bu temelleri harap halde terk edip, yeni temeller aramaya kalkarsak, kelimenin tam anlamıyla intihara teşebbüs etmiş oluruz. Fakat şurası da var ki, gelişmenin anlamına ve yeniliğe yabancı kalır, düşüş vadisinde gaflete dalarsak, sosyal varlığımız kültürsüzlük ile azala azala söner. İşte bütün düşünürlere ve bu arada özellikle eğitimcilere ve din görevlilerine pek naçizane olarak arz etmeye çalıştığım açık hakikat budur. Orta ve yüksek öğrenim kurumlarının ıslahı ve milli ihtiyaca cevap verecek bir hale getirilmesi çok zamana,hem de şimdiki üstünkörü usullerle çok fazla zamana ihtiyaç gösteriyor. Bu konuda da bütün yükü hükümete bırakamayız. Zaten mektep denildiği zaman hemen akla gelen, okuma ve ders, bir de bunlarla ilgili kitaplar olmalı değil midir?

Kitap hususunda bizden daha fakir millet azdır. Derin felsefi konularda yazılmış kitabımız yok gibidir. Hem buna ne gerek,bence, daha doğru dürüst bir okuma kitabımız, usulüne uygun ve makul bir imla tarzımız bile yok. Nihayet ilmin ve felsefenin birçok yeni terimlerinden bile haberimiz yok.

Bu eseri öyle bir tarzda yazdım ve konularını öyle tasnif ettim ki, üç amaca birden yardımcı olsun! Eser, esas itibariyle, “Vacib-ül Vücudu, Namütenahiyi” ispat gayesiyle yazılmıştır. Sonra da felsefeye başlangıç görevi yapabilir. Bundan da başka, materyalizme ve ateizme kapılanların göstermek istedikleri delil ve sebeplerin ilmi ve felsefi kıymet ve niteliğini açık bir surette muhakeme ve eleştiri imkanını verir. Mevcut ilimdeki son görüşleri ve bunlardan doğru olarak çıkacak sonuçlar ile işe gelmemesinden ötürü haksız olarak çıkarılan sonuçları “sırf ilim ve hakikat adına ve medeni dünyanın en büyük alimlerinin görüşleri doğrultusunda” meydana koyar. Bahislerimizi ilgilendiren birçok felsefi meseleler de eleştiri terazisine konulduğundan, eser kısmen felsefe tarihi görevini de yerine getirebilecektir.

Genç ulema ve öğretmenlerimiz bu eseri dikkatle inceler ve kendi araştırmalarını da ilim ve felsefenin en son ve en doğru prensipleriyle uyuşturursa, yarı aydınların yarım yamalak devşirme malumatı karşısında ezilmekten kurtulur ve amacın açığa kavuşması ile onları örnek alacak öğrencilere yeni bir biçimde İslami gerçekleri anlatma imkanı kazanırlar.

Bursa, İsmail Hakkı civarı
(28 Kasım 1911)
Cem’iyyet-i Tedrisiyye İslamiyye A’zasından
“Hikmet” Sahibi
Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>